Ankara kulislerinde ve savunma çevrelerinde yankılanan en çarpıcı bilgi, Libya’nın en üst düzey askeri isminin seyahat alışkanlığına dair. Daha önceki Türkiye ziyaretlerinin tamamında güvenlik ve mütevazılık gerekçesiyle “tarifeli uçakları” tercih eden Al-Haddad’ın, bu kez özel bir jetle seyahat etmesi ve bu uçuşun trajediyle sonuçlanması, “hedef mi seçildi?” sorusunu akıllara getiriyor. Kazadan hemen önce kokpitten yükselen sinyaller ise sürecin vahametini ortaya koyuyor; önce arıza bildiren “PAN-PAN” çağrısı, hemen ardından hayati tehlikeyi haykıran üç kez “MAYDAY” anonsu ve radarda kaybolan bir iz. Uzmanlar, Doğu Akdeniz ve Ortadoğu hava sahasında sivil uçakların son dönemde sıkça maruz kaldığı “elektronik karıştırma” (GPS spoofing) faaliyetlerine dikkat çekerek, uçağın sistemlerine dışarıdan bir müdahale olasılığının göz ardı edilemeyeceğini vurguluyor.

Kuşatılan Türkiye ve “Planlı Tesadüfler”
Bu elim kaza, aslında bir ay içine sığan ve her biri Türkiye’nin jeopolitik sinir uçlarına dokunan kritik hadiselerin son halkası niteliğinde. Azerbaycan’da TSK personelini taşıyan C130 uçağının düşmesiyle başlayan süreç, Karadeniz’de F-16’larımız tarafından düşürülen ve ardından Kocaeli ile Balıkesir kırsalında bulunan Rus menşeli meçhul dronelar ile devam etti. Türkiye’nin Libya’daki askeri varlığını iki yıl daha uzatan tezkere Meclis’ten geçerken, aynı günlerde Kudüs’te İsrail, Yunanistan ve Güney Kıbrıs’ın oluşturduğu “savunma ittifakı” fotoğrafı, bölgedeki restleşmenin boyutunu gözler önüne serdi. Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler’in, Ege’deki adalara silah yığmaya heveslenen komşuya yönelik “Öyle fazla heveslenmesinler” uyarısı, Ankara’nın bu “şer ittifakının” farkında olduğunu tescilledi.

2026’ya Doğru Asimetrik Riskler
Türkiye; Karabağ ve Zengezur Koridoru ile Kafkaslar’da, Montrö titizliğiyle Karadeniz’de ve enerji satrancıyla Doğu Akdeniz’de büyük bir irade sergiliyor. Ancak bu kararlı duruş, “Ortadoğu’da tesadüfler bile planlıdır” ilkesini hatırlatan riskleri de beraberinde getiriyor. Ekonomide nihai toparlanma yılı olarak hedeflenen 2026’ya doğru ilerlerken, dışarıda askeri kazalar ve diplomatik kuşatmalar, içeride ise yargı süreçleri ve terörle mücadele üzerinden Türkiye’nin enerjisinin emilmeye çalışıldığı görülüyor. Libya Genelkurmay Başkanı’nı taşıyan uçağın enkazı, sadece teknik bir kaza kırım raporunu değil, aynı zamanda küresel güç odaklarının bölgedeki yeni ve “görünmez” savaş yöntemlerini de içinde barındırıyor olabilir. Ankara, şimdi bu asimetrik tehditlere karşı her zamankinden daha müteyakkız bir şekilde, “kendi kendini doğrulayan kehanetlerin” tuzağına düşmeden yoluna devam etme sınavı veriyor.

Görünmez Savaş: Elektronik Müdahale ve Havacılık Güvenliği
Libya Genelkurmay Başkanı’nı taşıyan uçağın düşmesiyle ilgili en karanlık nokta, “elektrik arızası” bildiriminin ardından uçağın kontrolünün tamamen kaybedilmesi. Modern havacılık dünyasında, özellikle askeri ve diplomatik uçuşları hedef alan “elektronik harp” yöntemleri, fiziksel bir saldırıya gerek kalmadan uçakları birer metal yığınına dönüştürebiliyor. Uzmanlar, GPS sinyallerinin saptırılması veya uçağın fly-by-wire (elektronik kontrol) sistemlerinin felç edilmesi gibi yöntemlerin, bugün siber savaşın en etkili araçları olduğuna dikkat çekiyor. Al-Haddad’ın önceki tüm seyahatlerini sivil ve tarifeli uçaklarla yaparak bu riskten kaçındığı, ancak bu kez bir şekilde “özel uçuş” rotasına çekildiği iddiası, suikast şüphelerini sönümlenmeyecek bir kor gibi masada tutuyor.

Ankara-Trablus Hattında Yeni Dönem: Kim, Ne İstiyor?
Libya’da Türkiye ile kurulan stratejik ortaklığın en önemli mimarlarından biri olan Al-Haddad’ın kaybı, Libya’daki iç dengeleri de sarsma potansiyeli taşıyor. TSK’nın Libya’daki görev süresinin uzatıldığı bir dönemde yaşanan bu olay; Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki “Mavi Vatan” doktrinini ve hidrokarbon sahalarındaki hak iddiasını zayıflatmak isteyen odakların bir hamlesi olarak yorumlanıyor. Doğu Akdeniz’de kurulan İsrail-Yunanistan-Rum kesimi üçlüsünün, Türkiye’yi kendi kıyılarına hapsetme çabası göz önüne alındığında, Libya ile olan askeri bağların koparılması veya zayıflatılması bu “şer ittifakı” için hayati önem taşıyor.

Yaşanan bu trajik kaza, Türkiye’nin sadece sınırları içinde değil, hinterlandındaki tüm stratejik ortaklıklarında da ne denli büyük bir gözetim altında olduğunu kanıtlıyor. Kafkaslar’dan Karadeniz’e, oradan Akdeniz’e uzanan bu kaza ve ihlal silsilesi, tesadüflerle açıklanamayacak kadar birbiriyle ilintili bir görüntü sergiliyor. 2026 yılına doğru ekonomi ve güvenlik ekseninde tam bağımsızlık mücadelesi veren Türkiye için artık hiçbir “arıza” sadece bir teknik kusur, hiçbir “kaza” sadece bir şanssızlık olarak görülmüyor.
Ankara, şimdi bir yandan enkazdan gelecek teknik raporları beklerken, diğer yandan bu olayın arkasındaki dijital ve diplomatik izleri sürerek bölgedeki oyun kurucu rolünü tahkim etmeye hazırlanıyor. “Müteyakkız olma” gerekliliği artık bir tercih değil, Türkiye’nin bölgesel liderlik yürüyüşünde bir varoluş şartı haline gelmiş durumda.
